CEHAPE niye iktidar olamaz?

Başlıktaki sorunun cevabını size “for ekzempıl” olarak anlatacağım;)

Geçtiğimiz hafta akşam 9 buçuk sularında (sularında ne demekse, hep cümle içinde kullanmak istediydim, bugüne nasipmiş:) kapım çalındı, karşımda 3 tane Cehapeli, sarı saçlı yaşlı teyzoştin. (Sanki bu teyzeleri özel bir kalıptan çıkartıyorlarmış gibi beliyor bana, Despicable Me’deki minionlar gibi hepsi şipşirin ve birbirine benziyor:) “5 dakikanızı alacağız içeri girebilir miyiz?” dedi baş teyzoştin (Baş teyzoştin diyorum çünküm mecliste parti grup sözcüsüymüş gibi bir tavrı vardı kendicazının)

Koskoca annem/ananem yaşında üç kadını çat kapı akşamın bir vakti gelmiş olmalarına karşın geri çevirmek olmazdı. İçeri girdiler, tabi onlar iki dirhem bir çekirdek, bende saç baş dağınık, ayıcıklı pijama, terlik mode:) Meğersem iki gün sonraki Cehape’nin yeni İlçe Belediye Başkan Adayı tanıtım toplantısı varmış köşedeki pastanede, ona davet ediyorlarmış beni. Uzun süredir bu semtte oturuyorum, daha önce hiç böyle bir davet almadığım için hem şaşırdım, hem sevindim, hem de vayysss Cehape’ye de bak sen, adamlar aşmış kendilerini hacııı, sonunda kucaklayabilecekler mi acep tüm kesimleri diye kendi içimden geçirdim. Kahveler içildi, muhabbet bitti, tam teyzoşgiller kalkacakken bir tanesi “Nilgün Hanımcım, bir de TC kimlik numaranızı alabilir miyim?” deyince mevzu çıktı meydane.. Meğersem bir önceki ev sahibesi Nilgün Hanımcığımız partinin ilçe yönetimindeymiş de, beni kendisi sanmışlar, tabi hiç birinin aklına kapıdan içeri girerken doğru yere gelip gelmediklerini sormak gelmemiş. Bendeki de ne cesaret teyzoştin kılığına bürünmüş seri katil olsalar çoktan nalları dikmiştim..

Neyse, ömrünün neredeyse üçte birini PR yaparak geçirmiş biri olarak, LCV almanın pek çok yöntemini gördüm ancak “yüz yüze olup da yanlış LCV alabilenini” ilk defa görüyorum. İlahi Cehapeli teyzoştinler, çok yaşayın emi.

El sonuç, parti yönetiminde olmadığım için “pardon” diyerek davetlerini geri çektiler. Beleş pasta limonata hayallerim de suya düştü iyi mi..

Küçücük ilçe tanıtım toplantısını bile organize edemeyen bir ekipten iktidar organizasyonu nasıl beklenir ki deyu geçirdim içimden… İşte başlıktaki sorunun “ansır di kuesçın”ı bu;)

Ps: Aslında Hz. Gugıl’dan çok güzel “sarı saçlı cehapeli yaşlı teyzoştin” fotoğrafı bulmuştum ancak kimseyi rencide etmemek için bu yazının görseli olarak minionları seçtim:) çook daha eğlenceli oldu:P

Atatürk aslında dinsiz bir ayyaştı…

Atatürk aslında dinsiz bir ayyaştı… Bize en büyük kötülüğü etmişti, koskoca imparatorluğu yıkıp, şu anda dünyanın hakimi olmamızı engellemişti. Hatta babasının Ali Rıza Bey olduğu bile meçhuldü. Alfabeyi değiştirmiş, alimleri bir gecede cahil etmişti. Elinden rakı kadehi düşmediği gibi, çok içmekten, ayyaşlıktan ölmüştü. Dinsiz bir diktatördü. Hatta öldüğünde toprak bedenini kabul etmediği için taştan bir kabir yapmak zorunda kalmışlardı…

Bazılarınız bilmeyebilir ama işte bu fikirlerle büyüdük bir kısmımız… Bir cenah nasıl ki peygamber aşkı gibi aşılamaya çalıştıysa Atatürk aşkını çocuklarının dimağlarına, ne kadar ilahlaştırdıysa Atatürk’ü, bir cenah da Atatürk nefretini nakşetmeye çalıştı minik yüreklere. Atatürk dinsizdi ve O’nu seven dindar olamazdı sanki.

Kutuplaştırıldık, ötekileştirdik birimizi ve bilendikçe bilendik… Bugün iki gazetede yayınlanan yukarıdaki iki ilan bunun en basit örneği aslında…

Ben bir başı örtülüyüm, ben bir dinini yaşamaya çalışan… Atatürk’ü seviyorum ama bazılarının yaptığı gibi ilahlaştırmadan. Bugün 9’u 5 geçe, ruhuna üç fatiha bir ihlas okuyan. Sizin sevdiğiniz gibi sevmek zorunda değilim, her fikrine de katılmayabilirim, ama bu vatan için taş üstüne taş koyan kim varsa başımın üzerinde yeri var. Bazılarının hoşuna gitse de, gitmese de…

Münker ve Nekir’liğe soyunmak! Ne zormuş be işiniz meleğim…

Ehl-i İslam’ım diyenlerin tepe tüyümü attıran bir alışkanlığı oldu son günlerde, kendileri sütten çıkmış akkaşıklarmışcasına devamlı karşılarındakinin neyi yanlış yaptığını, hangi günaha girdiğini, ne yapsalar daha iyi olacağını ve en önemlisi devamlı ne yapmamaları gerektiğini söyleyip duruyorlar. Ben de diyorum ki, “Ey ümmetdaşlarım, kurban olduğum Rabbim size bu hakkı vereydi, zati Münker ve Nekir’i yaratmazdı, nedir size onların rolüne soyunabileceğinizi düşündüren? Sen gel Münkerim ol, Nekirim ol, onlar gibi pür-i pak günahsız ol, ondan sonra benim günahlarımı başıma kak. Ama yok, sevgili meleklerim gıklarını bile çıkartmazken siz bulduğunuz her fırsattta “cık cık cık, onu öyle yapsan daha doğru olur, bunu böyle yapma aman da şöyle olur demek süratiyle sıtkımı sıyırdınız, “El insaf ve innafff!” diyorum. Hani başkasına verir talkımı kendi yutar salkımı hesabı, günahı hamuduyla götürenlerin benim günahlarıma dil uzatmalarına accaip gıcık oluyorum. Rabbim bana günaha girme özgürlüğümü vermiş kardeşim, sana ne oluyor diyeceğim, lafı cımbızlayangiller beni kafir ilan edecekler. Burada anlatmaya çalıştığım, heyyoo, haydi özgürüz hep birlikte günaha girelimcilik değil, Goca Rabbim bana akıl vermiş, fikir vermiş, neyin günah olduğu neyin olmadığı ayan beyan ortada, ben de günahla sevabı ayırabilecek yaştayım çok şükür. Gerisi Allah’la benim aramda, ister girerim günahıma, yanarım ahrette cayır cayır, ister girmem, oh miis, cennette yayılırım. Bundan sana ne? Hayır beni çok sevdiğinden diyeceğim, değil… Neyse bu kısmışı çook su kaldırır, aslı benim bu yazıda anlatmak istediğim çok daha farklı.

Bir günlüğüne kendi Münker ve Nekir’im olsam ne olur diye düşündüm, ve gün boyunca günahlarımı yazayım dedim, amanın ne zormuş meğersem işleri, habarım yokmuş. Daha günü yarılamadan kocaman bir kağıdı doldurdum, kağıtta yer alanlardan seçmeceler; Gece TV seyrederken uyuyakaldığım için salonda uyanmak, (Dakka bir günah bir mi caba? TV ve ışık açık sabaha kadar, bildiğin israf, israf haram) Boynusum tutulmuş eciş bücüş yatmaktan, (kendi vücuduna zarar vermek de günahtı demi ama) Köşedeki pastaneden alınan yağlı poğaça ile arabada giderken geçiştirilen kahvaltı. Sağlıksız beslenme de günahtır demi? Trafikte bir iki makas, kimsenin önüne kırmadım gerçi ama bana yol vermeyen amcayla bir ağız dalaşımsı, kalp kırmak, yol vermeyene kızmak ve hatta tıkanık trafikte emniyet şeridine girmeden ama kıyın kıyın yan şeritleri kullanıp öne geçmek suretiyle başkalarının haklarına girmiş miyizdir? İçim şişti bıraktım. Tabi bunlar benim kendi farkında olduğum günahlarım, bir de olmadıklarım var…

Ayvayı yediğimin resmidir dedim gendaaandime.. (kendi kendime’nin ikoncancası)

Sonra aklıma geldi, şükür ki “Duanız/tevbeniz olmasa Rabbim size niye değer versin?” diyen bir Peygamberin ümmetiyiz, haydi hep birlikte tövbe estağfurullah, estağfurullah, estağfurullah….

Aynı modelin 4 rengini alınca 5.yi hediye ettiler. Alırken karlıymışım gibi görünüyordu ama eve gelince hiç ihtiyacım olmayan toplam 5 ayakkabı aldığımı fark ettim:)) Sigarayı bile bıraktım ama şu ayakkabı bağımlılığımdan hiç bir zaman kurtulamayacağım sanırım… Allah affetsin!

Aynı modelin 4 rengini alınca 5.yi hediye ettiler. Alırken karlıymışım gibi görünüyordu ama eve gelince hiç ihtiyacım olmayan toplam 5 ayakkabı aldığımı fark ettim:)) Sigarayı bile bıraktım ama şu ayakkabı bağımlılığımdan hiç bir zaman kurtulamayacağım sanırım… Allah affetsin!

O gün hiçbir zaman gelmeyecek…

Hep erteleyerek yaşıyoruz hayatı, “şu şöyle olsun, bak göreceksin o zaman bunu böyle yapacağım.” diyerek geçiyor ömrümüz. Hayatını koşullara bağlamış Pavlov’un köpekleri gibiyiz. İşin en komik yanı ise kendi zilimizi kendimiz çalıyoruz. Daha doğrusu çalamadığımız ve bizden başka kimsenin çalamayacağı zilin bir gün çalacağını umarak öteliyoruz hayallerimizi, umutlarımızı. Peki hiç bu ezberi bozmayı denediniz mi? Yani şu şöyle olmadan bunu böyle yapmayı? Yapsanız ne olur hiç düşündünüz mü? Hatta düşünmeden, gelecek kaygısı gütmeden, rızkı verenin Allah olduğunu ve alacak nefesimiz olduğu müddetçe rızkımızın gelmeye devam edeceği tevekkülünü göz ardı etmeden yaşamanın nasıl bir şey olabileceğini tahayyül edebilir misiniz? Belki de o koşul sürdüğünüz şeyin hiçbir zaman gerçek olamayabileceğini ve siz onun gerçekleşmesini beklerken ömrünüzün gerçeklerinin birer birer avuçlarınızdan kayıp gittiğini… “Haydi anı yaşa, lay lay lom”umsu modern zaman yalanlarını ısıtıp tekrar temcit pilavımsılaştırmak değil amacım. Mutluluk içimizdecilerin gözboyacılığından ziyade koşullara bağlayarak kendi hayatlarını tüketenlere bir “Heheeyyyt! Silkelen ve kendine gel bakem” diyicibaşısının, kendi başına süremediği merhemi milletin orasına burasına boca edebilme çabasıdır.

Nokta!

İmza: Kendi zilini kendisi çalan Pavlov’un kıtmir’i, salyalarınızı siliniz pliz.

ps: ne zamandır yazmıyormuşum yine, paslanmış kalemim…

Oyyy gurban olduğum!

Her kurban bayramının ilk günü attığım bir tivit aslında bu başlık; “Oyyy gurban olduğum!” cümlesinin gerçek anlamını kazandığı günlere çok az kaldı.. Hem bayramınızı şimdiden kutlayayım hem de aylar süren yazma orucumu bozayım dedim. Ve aslında kâğıdımı çok özlemiş kalemim…

Ve yine aslında yazacak ne kadar da çok şey biriktirmiştim;

İstanbul’un burnumuzun dibini düşürürcesine koskoca bir tabakhaneye dönüşmesinden tutun da “kanlı ibadete hayır”cı çığırtkanları ve dahi kurban parasını bağışlayayım ama kurban kesmeyimci tatlı su Müslümanlarını mı yazsam, yoksa bir yurdum klasiği olan, bulduğu her yeşillik alanda testere 5’i çekecek amatör kasaplarımızı mı, elalemin anguslarının bile medeniyetten anlayıp otoyollara doğru kaçarken bizim danaların dağ bayıra doğru koşturmasını mı, minnacık çocukların gözü önünde koca öküzü boğazlayıp gelecek nesillerin psikolojisini bozanları mı, yoksa en kemikli yağlı yerinden minnacık 7 parça kurban eti dağıtıp geri kalanları derin dondurucuya atan stokçuları mı, yoksa adınıza kurban kesip garibanlara dağıtacağız diye paraları toplayıp, ardından kesilen kurbanları ucuz fiyatlarla entegre et tesislerine satanları mı… Gördüğünüz üzere güzel ülkemde sen yeter ki yazmak iste, her daim yazacak malzeme sıkıntısı çekmezsin.

Az vakitlikten mütevellit maddeciklendirivereyim de anlatıvereyim meramımı; yoksa her zamanki gibi 12 cilt Meydanlarus yazabilirim;)

1. Müslüman kimseciklere rahatsızlık vermeyendir, ve dahi kurban ibadetini yerine getirmek için bütün tosuncukları şehrin göbeğine toplayıp şehri kocaman bir ahıra çeviremezsin!

2. Her ne kadar ben de kan görmeye dayanamasam da kurban “kan” içeren bir ibadettir. Yani ben kurbanı kesmeyeyim de yerine parasını verivereyim ama kurban ibadetimi yapmış sayılayımcılık kendi vicdanını rahatlatmaktan ibarettir. Almanya yenilince biz de yenik sayıldıkçılık burada işlemez.

3. İbadetler sorgulanmaz! 5 vakit namaz yerine 3 vakit pazarlığı yapılamayacağı gibi kurbanın da pazarlığı olmaz. Hem nasıl elin gevuru “ben bu ekmeği şaraba banıp da niye yiyorum arkadaş, önce şarabı kafaya diker sonra da ekmeği yerim” demiyorsa biz de aman kan akmasın kasaptan 5 kilo et alıp dağıtalım diyemeyiz.

4. Ayrıca belirtmezsem çatlarım, hani o “kanlı ibadete hayır” deyu Taksim’de tepinen entel dantel kalabalığın bizlere “kedi kesen satanist” muamelesi yapmasına accaip gıcığım. Kendileri hiç et yemeyip fotosentezle beslendiklerinden beyinlerine yeteri kadar fosfor gitmemiş olsa gerek.

5. Koyun yerine kendini kesen amatör kasaplara ve bulduğu her boş alanda bir dana boğazlayanlara hiç girmeyeceğim, zaten önümüzdeki günlerde bu konuya sosyal medyada kusana kadar maruz kalacağız.

6. Gelecek nesilleri psikopatlaştırmayın! Evin bahçesine şirin mi şirin bir koç bağlayıp, çocukceyizlerin kurbana kadar elleriyle beslemesine izin verip, sonra da onların gözünün önünde boğazlayıp, pişirip önüne koyup da “hadi ye sevaptır” sakın demeyin.. Çocukları ibadetten soğutursunuz yeminlen.

7. Deep freeze’cilere gelince; Kurban 1 yıllık et ihtiyacını gidermek değil özünde “paylaşmak” olan bir ibadettir. İllaki stokçuluktan vazgeçemiyorsanız dağıttığınız her gram et için ahirette sevap stokladığınızı düşleyin.

8. Bağışlanan kurban etlerini düşük fiyatlarla et firmalarına satanlara gelince, umarım ahrette o danaların boynuzlarına münasip taraflarınızdan oturtulmak sureti ile cezalandırılırsınız!

Bayram, sevgi, hoşgörü, dostluk, kardeşlik demekti değil mi :)

Allah aşkına evladını kurban edebilen İbrahim hürmetine, hemdinslerimin İslam’ın sadece işine gelen kısımlarını değil, tamamını idrak edebildikleri bir bayram diliyorum hepinize!

Yazımın orjinali için; http://www.cafcafdergisi.net/2012/10/22/oyyy-gurban-oldugum/

Turbanliikoncan 2 yaşında!

Bu aslında gecikmiş bir doğum günü yazısı…

Ve itiraf etmeliyim ki geçen yıl bu zamanlar “turbanliikoncan 1 yaşında” http://turbanliikoncan.tumblr.com/post/8507648936/turbanl-ikoncan-1-yas-nda yı yazarken  (gerçi bu yıl söylemek istediklerimin hepsini neredeyse geçen yıl söylemişim, o yüzden çok fazla uzatmayacağım) gerçekten bu mecrada 2. yılı dolduracağıma dair pek inancım yoktu…

Hoş son zamanlarda bendeki büyüsünü eskiye nazaran yitirse de tivitır, belki yüzlerini hiç görmediğim ama yüreklerine dokunduğum güzel insanların varlığı beni buraya bağlayan… Derdiyle dertlendiğim ve derdimle dertlenen…

8473’ünüze de ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Eğer okuyan hiç kimse olmasaydı, bu yazdıklarımın hiçbir anlamı olmayacaktı!

Modern zamanın tesettürlüsünün “tatil” ile imtihanı…

Eveeeet sevgili cafcafın! (İletişim fakültelerinde ilk öğretilen şeylerden biridir bu da, cümleye asla “eveeeet” diyerek başlama) yaz aylarının gelmesiyle feysbuktaki timeline’ımıza düşen havuz/deniz/tatil fotoğrafları enflasyonu tavan yaptı. Biz henüz tatile çıkamayıp ofiste dört duvar arasında  oturangiller, o fotoğrafları gördükçe içimiz gidip klavyeyi kemirir olduk resmen sinirden…

Sıradan bir ademoğlu için “bu sene yurtdışına mı çıksak, yoksa akdeniz mi olsa ege mi” den ibaret olan tatil mefhumu biz modern zamanların tesettürlüleri için her yıl çok bilinmeyenli denkleme döner resmen…

Sıradan normal bir otele gidip de haşema denen garabeti giymekle, (haşema konusuna ayrıca geleceğim) tesettür oteli adı altında verdiği tek farklı hizmet haremlik havuz olmasına rağmen fiyatlarının en az 2 katı olduğu bir yere gidip kazık yemek arasında gider gelirsiniz önce. Sonra da “O kadar aç bilaç insan varken bir geceliğine bu kadar para verilir mi?” ile, “amaaan canım yılda bi kere tatile çıkıyoruz, eşşek gibi çalıştık bunu hakkediyoruz” demek arasında gider gelirsin.

Ben ki yurdumun tüm tesettür otellerine gitmiş biri olarak, en lüksüyüm diyenine verdiğim parayla yurtdışında bir Sheraton’da Hilton’da krallar gibi tatil yapabileceğimi bilirken, içinde tesettür geçen her şeye kol gibi fiyat geçirmelerine accaip gıcık oluyorum. Ama eğer trekking insanı diilseniz ve  şezlongta malak gibi yatmadan, ıstakoz gibi döne döne güneşlenmeden tatil yaptığınızı hissedemiyorsanız, yani tatil sizin için havuz, şezlong ve güneş üçlüsünden ibaretse eliniz mecbur (ki onlar da bunu bildiğinden böyle geçiriyor) o otellerden birine gideceksiniz.

Hadi diyelim karar verdiniz gittiniz, şöyle havuz başında oturayım da kitabımı okuyayım diyemezsiniz. Bangır bangır müziğin yanında, yurtdışından gelen ve yabancı dilde konuştuğu için bağıra bağıra konuşabileceğini zanneden gurbetçi vatandaşlarımız mı dersin (istisnalar kaideyi bozmaz, tüm gurbetçiler carlamasın şimdi bana) havuz başında şıkkıdı şıkkıdı topuklu terlikleri, ellerinde yiyecek tabakları ile hijyen yoksunu arap turistleri mi dersin (bir de arap kardeşlerimiz için istisnalar kaideyi bozmaz diyim;) kollarında boydan boya altın bilezikleri ile şıngır mıngır gezen balayındaki taze gelinleri mi dersin, bütün yıl boyunca fıttırı fıttırı göbek atmak için bu haftayı beklemiş tombik teyzeleri mi dersin, elinde mikrofonu ile sözüm ona sizi eğlendirmek için zorla kolunuzdan tutup abidik gubidik aktivitelere katmaya çalışan animatörü mü dersin, yoksa yan şezlongta uzanıp bir güneşlenme süresinde 7 ceddin hakında  yetmiş sual eden meraklı tatilcisi mi dersin… Sanki hepsi sözleşmişçesine tatilinizin içine ederler.

Diyelim ki bu otellerden birine gitmediniz, dağın başında ot böcük tatili de sizi kesmiyor, illaki bir yosun kokusu bir dalgada iki kulaç atmak istiyorsunuz. Normal yurdum insanının gittiği bir otele gidersiniz. İşte hengame orda başlar, çünküm o otellerin havuzlarına haşema denen “ucube” ile giremezsiniz. Ucube diyorum çünkü şimdi hiçbir arkadaşım kalkıp bana” amman haşema da ne rahat bir kıyafet, accaip rahat yüzülüyor, süpper kulaç atılıyor, sudan çıkarken üstümüze hiç yapışmıyor, hiç ıslak kalmıyor, bırt diye kuruyuveriyor, hele 4 haşemalı yanyana geldiğimizde Ninja kaplumbağalar gibi görünmüyoruz” diyemez…  Tamam çok şık görünenleri var, o kafadaki sivri kukuletayı takmayıp farklı bir eşarpla kombinleyince güzel de duruyor, ama suya girip çıkmalık değil kardeşim… Neyse haşemadan mütevellit ne çok derdim varmış meğer… Dolayısı ile sıradan otellere gittiğinizde millet cıscıbıl havuz başı keyfi yaparken, siz pürtesettür lobide oturmak zorunda kalabiliyorsunuz. Havuza değil denize gir o zaman diyenleri duyar gibiyim, 3 satır geri dönüp haşema hakkındaki fikirlerimi yüksek sesle okuyun pliz.

Diyelim ki bu kelebek tatilde..Diyelim ki paraya kıydınız ve bir kadın kaptan bulup güzel bir tekne ile sakin bir koya demirlediniz… Daha sizin bikininizi giyip suya cumburlop atlamanızla “tey tey tey” diye eğlenen bir tekne dolusu turistin yanınıza cumburloplaması bir olur. Bu yaşanmış çok kötü bir tecrübedir ve “amaaan nasıl olsa gördüler, sudan çıksam şimdi daha fazla görücekler, bari suyun tadını çıkartıyım Allah affetsin” demekle,  sudan çıkıp turistlerin garip bakışları altında koştura koştura giyinmeye gitmek arasında gidip gelirsiniz.

Son olarak bugüne kadar bir gitmediğim Beykoz’daki kadınlar plajı kaldı, niyet ettim bu sene halkımın arasına karışıp bir de orayı deneyeceğim. Başka bir alternatif önerisi olup da paylaşmayan havuz başında güneş kremsiz kalsın mı;)

Eğer; çıplak kadınlar arasında yüzmek kendisine günah değilmiş gibi giyip şortunu rahat rahat kulaç atıp da yukarında yazdıklarım üzerine “amaaan siz de yüzmeyiverin nolcak” diyen bir er kişi çıkar ise ağzının ortasına ıslak plaj terliği ile patlatırım demedi demeyin! “Yine benimkisi hafif, ahrette o gözlerinize kızgın kurşun dökülecek” diyip radikal İslamcı tarafımı ortaya çıkarttırmayın benim…

yazımın orjinali için; http://www.cafcafdergisi.net/2012/07/07/modern-zamanin-tesetturlusunun-tatil-ile-imtihani/

Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar…

Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar. 

Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler. 

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar. 

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir. 

Yalnızca ateşli bir SABIR ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına. 

 PABLO NERUDA

Sanki hepimize aynı suni hafıza taklımış…

‎”Hepimiz aynı televizyon programlarıyla büyüdük. Sanki hepimize aynı suni hafıza taklımış… Hepimizin belli başlı hedefleri aynı. Hepimizin korkuları aynı. Gelecek parlak değil… Çok yakında aynı anda aynı şeyleri düşünmeye başlayacağız. Mükemmel bir uyum içinde olacağız. Senkronize. Birleşmiş. Eşit. Kati. Karınclar gibi. Böcekler gibi. Koyunlar gibi.” — Chuck Palahniuk